Takvime Yazılan Aşk: Sevgililer Günü Üzerine Toplumsal Bir Okuma - Mehmet Kuşcu
“Mehmet Kuşcu’nun değerlendirmesi, bu yazının içerik analizine yeni bir bakış açısı getiriyor.”
Aşk, insanlık tarihinin en eski duygularından biri.
Devletler kurulmadan, sınırlar çizilmeden, yasalar yazılmadan önce vardı. Buna
rağmen modern dünyada aşkın da bir günü, bir tarihi, hatta bir piyasa değeri
bulunuyor. Her yıl 14 Şubat geldiğinde aynı sorular tekrar gündeme taşınıyor:
Bu gün neden var, kim tarafından ortaya çıkarıldı, gerçekten gerekli mi, yoksa
sadece tüketime hizmet eden bir alışkanlık mı?
Bu soruların tamamı haklı. Ancak bu tartışmayı
yalnızca romantik ilişkiler ya da ticari tercihler üzerinden okumak eksik
kalır. Sevgililer Günü, bireysel duygular kadar toplumsal hafızaya da temas
eden bir sembol haline gelmiş durumda. Bu nedenle meseleye biraz daha geniş bir
çerçeveden bakmak gerekiyor.
Tarihsel kaynaklar, Sevgililer Günü’nün kökenini Roma
İmparatorluğu dönemine kadar götürüyor. Rivayetlere göre Aziz Valentine,
evliliğin yasaklandığı bir dönemde gizlice nikah kıyarak insanların birlikte
olma iradesini savunmuş bir figür. Bu hikaye, ister tarihsel gerçeklik ister
sembolik anlatı olarak ele alınsın, ortak bir noktaya işaret ediyor: Aşk,
otorite karşısında bile vazgeçilmeyen bir insani duruş olarak görülmüş.
Bugün gelinen noktada ise 14 Şubat, bu tarihsel arka
plandan oldukça uzak bir yerde duruyor. Alışveriş merkezleri, reklam
kampanyaları ve tüketim çağrıları bu günün görünür yüzünü oluşturuyor. Elbette
bu tablo eleştiriye açık. Ancak burada asıl dikkat edilmesi gereken nokta,
aşkın bu şekilde sunulması mı, yoksa modern insanın duygularla kurduğu
ilişkinin genel dönüşümü mü olduğu sorusu.
Günümüz toplumunda hız, verimlilik ve rekabet merkezli
bir yaşam tarzı hakim. İnsan ilişkileri de bu düzenden payını alıyor. Sabır,
emek ve süreklilik gerektiren bağlar yerine daha hızlı tüketilen ilişkiler öne
çıkıyor. Böyle bir ortamda Sevgililer Günü, birçok kişi için yüzeysel bir
ritüel gibi algılanabiliyor. Fakat bu algı, günün kendisinden çok, içinde
yaşanılan toplumsal yapının bir yansıması olarak okunmalı.
Aşk yalnızca iki insan arasındaki romantik bir bağ
anlamına gelmez. Toplumsal dayanışma, empati, fedakarlık ve birlikte yaşama
iradesi de bu duygunun farklı biçimleridir. Bir toplumda insanlar birbirine
yabancılaştığında, ortak duygular zayıfladığında ve merhamet geri plana
itildiğinde, aşk da dar bir alana sıkışır. Bu nedenle Sevgililer Günü’nü
konuşurken aslında toplumsal bağların durumunu da tartışmış oluruz.
Bazı kesimler, bu tür özel günlerin yapay olduğunu
savunur. Aşkın her gün yaşanması gerektiği sıkça vurgulanır. Bu yaklaşım teorik
olarak güçlüdür. Ancak pratik hayatta insanların çoğu, yoğun gündelik hayat
içinde duygularını ifade etmeyi ihmal edebiliyor. İşte bu noktada belirli
günler, bir hatırlatma işlevi görüyor. İnsanlara durup düşünme, arama, sorma ve
hatırlama fırsatı sunuyor.
Toplumsal hafıza, semboller üzerinden inşa edilir.
Bayramlar, anma günleri, yıldönümleri bu hafızanın parçalarıdır. Sevgililer
Günü de bu sembolik alanın bir parçası haline gelmiş durumda. Bu günü tamamen
reddetmek mümkün. Aynı şekilde içini anlamla doldurmak da mümkün. Tercih,
bireylerin ve toplumun duygularla kurduğu ilişkiye bağlı.
Burada önemli olan, aşkı bir zorunluluk ya da gösteri
unsuru haline getirmemek. Kimsenin başkasıyla aynı şekilde sevmesi, aynı
biçimde kutlaması ya da aynı duygusal dili kullanması beklenemez. Aşkın ölçüsü
yoktur. Karşılaştırılamaz, yarıştırılamaz. Bu anlayış korunduğu sürece
Sevgililer Günü, baskı üreten bir gün olmaktan çıkar, anlam arayanlar için bir
fırsata dönüşür.
Siyasi ve toplumsal açıdan bakıldığında, duyguların
kamusal alandan tamamen çekilmesi sağlıklı bir tablo sunmaz. Sertleşen dil,
artan kutuplaşma ve azalan tahammül, toplumların temel sorunları arasında yer
alıyor. Bu ortamda sevgi, empati ve anlayış gibi kavramların konuşulması hafife
alınacak bir durum sayılmamalı. Aşkın bireysel olduğu kadar toplumsal bir yanı
da bulunduğu unutulmamalı.
Sevgililer Günü, tüm eksiklerine ve eleştirilebilir
yönlerine rağmen, insan olmanın temel duygularından birini yeniden gündeme
taşıyor. Bu yönüyle bakıldığında, günün kendisinden çok, nasıl
anlamlandırıldığı önem kazanıyor. Tüketim baskısından uzak, gösterişten
arınmış, samimi bir hatırlayış, bu günün ruhuna daha yakın duruyor.
Günün sonunda
14 Şubat, ne kutsanması gereken sihirli bir tarih ne de tamamen göz ardı
edilmesi gereken bir gün olarak görülmeli. O, modern dünyanın karmaşası içinde
aşkı konuşmak için sunulmuş bir vesile. Bu vesileyi nasıl değerlendireceğimiz
ise tamamen bize bağlı. Aşk, takvimlere sığmaz; ancak bazen bir takvim yaprağı,
insanın kendine ve başkasına dönüp bakmasına yardımcı olabilir.
İster bir takvim yaprağında ister sessiz bir bakışta
olsun; sevginin sadece tüketilen bir kavram olmanın ötesinde, emekle büyütülen
bir değer olarak hayatınızda kök salması dileğiyle. Sevginin paylaştıkça çoğaldığı,
anlaşıldığınız ve hissettiğiniz nice güzel günlere... Sevgililer Gününüz kutlu
olsun.
Saygılarımla,
Mehmet KUŞCU
Yorumlar
Yorum Gönder