Betonun Altında Uyuyan Hafıza: Ankara’nın Bağları - Mehmet Kuşcu

“Mehmet Kuşcu’nun değerlendirmesi, bu yazının içerik analizine yeni bir bakış açısı getiriyor.”

Ankara’nın bugünkü çehresi denince zihnimizde ilk beliren görüntü; birbirini dik kesen geniş bulvarlar ve gökyüzüne uzanan o soğuk, gri beton bloklar oluyor. Oysa bu kentin derinliklerinde, bugün koca binaların altında sessizce uyuyan, asma yapraklarının gölgesinde serinleyen bambaşka bir Ankara saklı.

Cumhuriyet’in ilk yıllarından 1940’lara kadar uzanan o dönemde Ankara, sadece gri bir idari merkez değil; her sokağı, her tepesi üzümle yoğrulmuş gerçek bir "bağ kenti"ydi. Şehrin bu bağlarla kurduğu kadim bağ aslında o kadar eskiye dayanır ki; meşhur seyyahımız Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde kenti anlatırken şu zarif notu düşer: “Üzümü çok olduğundan adına Engürü demişlerdir.”

Yani Ankara, bir zamanlar adını bile o salkım salkım meyvesinden alan, kimliğini ve ruhunu bağlarıyla tanımlayan bir şehir olarak tarihin hafızasına kazınmıştır.

Bugün artık sadece birer semt adı olarak bildiğimiz Etlik, Keçiören, Çankaya, Ayrancı, Dikmen, Seyran Bağları ve Çinçin, aslında bir zamanlar Ankara’nın nefes aldığı gerçek ciğerleriydi.

Buralar sadece tarımsal üretimin yapıldığı uçsuz bucaksız araziler değildi; yaz kapıya dayandığında tüm kentin taşındığı, sofraların asma altlarına kurulduğu ve hayatın o huzurlu ritmine geri döndüğü birer sosyal duraktı. O zarif bağ evleri, serin gölgeli asmalar, havayı buram buram saran o kendine has üzüm kokusu ve o gölgeliklerde demlenen koyu sohbetler, kentin sosyal dokusunun ayrılmaz birer parçasıydı.

Hiç kuşkusuz, bu köklü bağ kültürünün günümüze kadar ulaşan en güçlü ve en asil simgeleri ise Kalecik Karası ve Kavaklıdere’dir.

Bugün Tunalı Hilmi Caddesi’nden yolu geçmeyen neredeyse yoktur; oysa bu caddenin ve semtin modern ışıltılarının ardında, Ankara’nın bağlarıyla iç içe geçmiş derin bir Cumhuriyet hikayesi yatar.

Tunalı Hilmi Bey’in kızı Sevda Hanım ile evli olan Cenap And, yükseköğrenimi için bulunduğu Avusturya’da şarap kültürünü yakından tanımış, bu alanda büyük bir bilgi ve deneyim biriktirmiştir. Kalbindeki asıl hayali ise Ankara’ya dönüp modern bağlar kurmak ve şarapçılığa profesyonel bir adım atmaktır.

Bu hayalin temelleri aslında çoktan atılmıştır. Tunalı Hilmi Bey, Atatürk’ün bugünkü Kavaklıdere bölgesini canlandırma önerisiyle bu araziyi satın almış ve böylece kentin kuzeyindeki o büyük dönüşümün ilk adımı atılmıştır. Bugün üzerinde devasa Karum Çarşısı ile Sheraton Oteli’nin yükseldiği bu topraklar, bir zamanlar uçsuz bucaksız üzüm bağlarıyla kaplıydı ve kentin ilk şarap fabrikası da tam burada kurulmuştu.

Önünden geçen caddeye Tunalı Hilmi adının verilmesi, yalnızca bir isim tercihi değildir. Bu ad; Ankara’nın bağlarını, Cumhuriyet ideallerini ve bu topraklardan filizlenen o vakur şarapçılık hikayesini bugüne taşıyan kalıcı bir izdir. Ankara’nın kuzeyindeki Kalecik köylerinde yüzyıllardır yetişen o özel üzüm, bölgenin iklimi ve toprağıyla bütünleşerek kenti şarapçılık tarihinde ayrıcalıklı bir konuma taşımıştır. Bugün bağların yerinde apartmanlar ve kalabalık semtler yükselse de, Ankara’nın bağ belleği semt adlarında, anlatılan hatıralarda ve Kalecik Karası gibi değerlerde yaşamaya devam ediyor.

Ankara, uzaktan bakıldığında ciddi, mesafeli ve biraz da suskun görünür. Oysa yaklaştıkça insanın içine işleyen bir tarafı vardır. Bu şehir, kendini hemen anlatmayı sevmez. Zaman ister, sabır ister, dikkat ister. Ankara’nın bağları ve büklüm büklüm yolları tam da bu yüzden yalnızca coğrafi bir tarif sayılmaz; bir ruh halini, bir yaşam biçimini, kuşaktan kuşağa taşınan bir hafızayı anlatır.

Bir zamanlar Ankara’nın çevresi bağlarla çevriliydi. Bugün adını semtlerden bildiğimiz birçok yer, geçmişte üzüm kokan topraklardı. Bağ evleri yaz aylarında hayatın merkezine dönüşürdü. İnsanlar şehrin karmaşasından uzaklaşıp toprağa yaklaşır, gölgeliklerde soluklanırdı. Bu bağlar yalnızca ürün vermezdi; insanları birbirine yaklaştırırdı. Komşuluk, paylaşma ve tanışıklık bu alanlarda güç kazanırdı. Herkes birbirini tanır, selam eksik olmazdı. Hayatın temposu yavaştı ama anlamı derindi.

Bağlar aynı zamanda bir bağlanma biçimiydi. İnsan toprağına, evine, mahallesine sahip çıkardı. Ankara’nın bağları, kök salmayı bilen insanların mekanıydı. Gösterişten uzak, sade ve güçlü bir duruşu vardı bu hayatın. Kimse acele etmez, zaman kendini ağır ağır açardı. Akşamüstleri güneş eğilirken, bağ aralarından gelen sesler şehre huzur taşırdı. Bu sessizlik, bir boşluk hissi yaratmazdı; aksine içi dolu bir dinginlik sunardı.

Yollar ise her zaman biraz kıvrımlıydı. Ankara’nın sokakları, patikaları ve yokuşları dümdüz ilerlemezdi. Şehir, insanı bir çizgi üzerinde yürütmez; dönerek, yükselerek, alçalarak ilerletirdi. Bu büklüm büklüm yollar, hayatın kendisine benzerdi. Ankara’da yaşayan herkes, bir noktada bu kıvrımların anlamını öğrenirdi. Burada yürümek, sadece bir yerden bir yere gitmek sayılmazdı; düşünmek, beklemek ve kabullenmek de bu yolculuğun parçasıydı.

Vakit geçip gittikçe o güzelim bağlar birer birer azaldı, yollar ise alabildiğine çoğaldı. Toprak, yerini yavaş yavaş betona teslim etti; eski bağ evlerinin bir zamanlar huzurla yükseldiği o yamaçlarda, şimdilerde apartmanlar boy gösteriyor. Nüfus arttıkça şehir de artık kabına sığmaz oldu ve her geçen gün biraz daha büyüdü. Ankara artık sadece insanların sığındığı bir yerleşim yeri olmaktan çıkıp; devletin çarklarının döndüğü, en kritik kararların alındığı ve omuzlara büyük sorumlulukların yüklendiği o ağırbaşlı merkez kimliğine büründü.

Tabii bu büyük dönüşümle birlikte, yolların üzerindeki yük de her geçen gün arttı. Trafik yoğunlaştı, kalabalıklar sıklaştı ve şehrin sesi günden güne daha çok yükselir oldu. Yine de tüm bu değişime rağmen yollar, o eski kıvrımlı halini korumayı inatla sürdürdü. Sanki şehir, ne kadar modernleşirse modernleşsin, geçmişini tamamen silip atmaya bir türlü el vermedi.

Bugünün Ankara’sında bağlardan geriye kalanlar daha çok hatıralarda yaşıyor. Yaşlıların anlattığı hikayelerde, eski fotoğraflarda, semt isimlerinde bu izlere rastlanıyor. Her ne kadar üzüm asmalarını görmek zorlaşsa da o bağların ruhu hala hissediliyor. İnsanların temkinli tavrında, mesafeli ama güvenilir ilişkilerinde bu geçmişin etkisi sürüyor. Ankara insanı kolay açılmaz; tanıdıkça derinleşir. Bu da bağların bıraktığı bir mirastır.

Büklüm büklüm yollar ise Ankara’nın kader çizgisi gibidir. Hayat burada çoğu zaman dolambaçlı ilerler. Hedefe ulaşmak için sabır gerekir. Beklemek, düşünmek ve doğru zamanı kollamak bu şehrin öğrettiklerindendir. Ankara’da hızlı sonuçlar nadir görülür; süreçler ağır ama sağlam adımlarla ilerler. Bu durum, şehirde yaşayanların karakterine de yansır. İnsanlar temkinli konuşur, ölçülü davranır, kelimeleri tartarak seçer.

Ankara’nın yolları, sadece fiziksel bir güzergah sunmaz; aynı zamanda bir terbiye alanı gibidir. İnsan bu yollarda yürürken aceleciliğini törpüler. Her kıvrım, bir durup düşünme fırsatı verir. Belki de bu yüzden Ankara, yüzeysel ilişkilerden çok derin bağlara sahiptir. Az ama sağlam dostluklar burada kıymetlidir. Herkesle yakın olmak yerine, doğru insanlarla yan yana durmak tercih edilir.

Geleceğe şöyle bir dönüp baktığımızda, Ankara’nın o meşhur bağları ve yolları aslında yepyeni bir anlam kazanıyor. Şehir durmaksızın büyümeye devam etse de içindeki o hafızayı koruma arzusu her geçen gün daha da güçleniyor. Belki bağların o eski fiziki varlığı zamanla azalıyor olabilir ama onları temsil eden kadim değerleri yaşatmak hala bizim elimizde. Dayanışma, ölçülülük, köklülük ve sabır... İşte bu mirasın asıl temel taşları bunlar. Yollar ne kadar modernleşirse modernleşsin, ne kadar genişlerse genişlesin; o kendine has kıvrımlarını asla tamamen kaybetmiyor. Çünkü o her bir kıvrım, aslında bu şehrin karakterinden kopup gelen sarsılmaz bir parçadır.

Ankara’yı sevmek, onu hemen anlamayı beklemekle olmaz. Bu şehir, kendini yavaş yavaş açar. Bağlarının hikayesini bilenler, yollarının neden düz ilerlemediğini de anlar. Burada yaşamak, büyük laflar etmekten çok küçük detayları fark etmeyi öğretir. Sessiz bir bakış, kısa bir selam, beklenen bir sabah bu şehrin dilidir.

Ankara’nın bağları ve inişli çıkışlı sokakları, geçmişle gelecek arasında kurulan vakur bir köprüdür. Bu köprüden geçen herkes, biraz yavaşlar, biraz düşünür, biraz da kendine döner. Şehir, insanı dönüştürürken yüksek sesle konuşmaz; içten içe işler. Onu dinleyenler için Ankara, yalnızca bir başkent olmaktan çıkar; bir karaktere, bir duruşa, bir hayata dönüşür.

Saygılarımla,

Mehmet KUŞCU




Yorumlar