Yazdım Olmadı, Sustum Hiç Olmadı: Kendi Sesimi Ararken - Mehmet Kuşcu
“Mehmet
Kuşcu’nun değerlendirmesi, bu yazının içerik analizine yeni bir bakış açısı
getiriyor.”
Bazı
cümleler vardır ki, insanın içinden bir anda, anlık bir tepkiyle çıkmaz. Onlar,
yıllar boyunca ruhun dehlizlerinde birikir,
olgunlaşır, derinleşir... Ve sonra bir gün, tıpkı ağır bir nefes gibi, sessizce kendini dışarı bırakır.
“Yazdım olmadı, sustum hiç olmadı” da işte tam olarak böyle bir cümledir.
Bu ifade,
sanki insanın yaşamındaki tüm kırılmaların,
içindeki bütün sözsüzlüklerin ve
dile dökülmekten vazgeçilenlerin ortak
özeti gibidir. O, kağıda düşen derin bir iç çekişten farksızdır. Kalbin
taşıdığı o büyük yükü bir anlığına hafifleten,
ama ne yazık ki tam olarak boşaltamayan
o ince, sızılı histir.
Yazmak bazen
kurtuluş sanılır. Kaleme sarılıp içinden geçenleri dökünce rahatlayacağını
umarsın. Cümlelerin seni iyileştireceğine, duygularına düzen vereceğine
inanırsın. Fakat insan, her zaman kendini kelimelere emanet edemez. Yazarken
anladığını sanırsın; oysa duygu başka bir yerde durur, kelime başka bir yerde.
Kırıklığın ağırlığı bazen harflerin taşıyamayacağı kadar büyüktür. Ne kadar
yazarsan yaz, içini döktüğünü sansan da için hala doludur. Çünkü kelimeler
insanın yaşadığını tam olarak taşıyamaz. Yine de yazarsın; çünkü başka çaren
yoktur.
Ben de öyle
yaptım. Kimi zaman gece yarıları, kimi zaman sabahın erken saatleri… Bir
deftere, telefonun ekranına, bir not kağıdına… Ne varsa yazdım. İçimdeki ateşi
dindirmek, zihnimdeki karmaşayı azaltmak, kalbimdeki sıkışmayı rahatlatmak
için. Belki biri okur, belki kimse okumaz; ama en çok kendim için yazdım.
Çözülür sandım, hafifler sandım, hatta bazı cümlelerimin bana yeni bir yol
açacağına inandım. Fakat anladım ki yazmak, insanın derdini anlatmasına
yardımcı olur ama bütün yükü alamaz. Yazmak bir kapı açar ama o kapıdan geçmek
için bazen başka cesaretler gerekir.
Sonra
sustum. Çünkü bazen konuşmak yorucu gelir. İnsan, anlatırken tükenir;
anlaşılmayınca daha da yıpranır. Bir süre sonra “belki susarsam daha iyi olur”
diye düşünür. İçine döner, kendi iç sesiyle konuşmaya başlar. Zamanla susmak da
bir alışkanlığa dönüşür; insan kelimelerden kaçar, duyguyu içine gömer, yüzüne
bir sakinlik maskesi takar.
Ben de
sustum. Anlatmadım, açıklamadım, tartışmadım, mücadele etmedim. Kendimi geri
çektim. Ancak susmanın da başka bir yükü varmış; zamanla öğrendim. Kelime
söylemeyince duygu kaybolmuyor, sadece içerde kıpırdamaya, büyümeye ve daha çok
yer kaplamaya başlıyor. Sessizlik, dışarıdan bakıldığında dingin görünür ama
içeride fırtına biriktirir. Konuşmadığın her şey, zihnin bir köşesine çöker;
kalbin ağırlığı artar. Yani susunca bitecek sandım, oysa içimde daha çok
çoğaldı.
Bazı
insanlar, hissettiklerini açıkça konuşarak rahatlar. Bazılarıysa, en derin
duygularını yazının şifalı sessizliğinde ifade ederek hafifler.
Ancak öyle
anlar vardır ki, ne kalemi eline almak iyi gelir, ne de dilini tutmak. İşte o
zaman, insan konuşmakla susmak arasında sıkışıp kalır.
İçinde bir
yanda kendini ifade etme arzusu yanıp tutuşur; diğer yanda ise yeniden incinme
korkusu kaplar. Bir yanda hararetle anlaşılma isteği varken, diğer yanda yanlış
anlaşılmanın derin kaygısı göğsü daraltır.
İnsan, bu
yakıcı ikilemin tam ortasında kaldığında, bırakın söyleyecek kelimeyi bulmayı,
sesinin tonunu bile seçemez hale gelir.
İçinden
geçenleri tüm samimiyetiyle haykırmak istersin ama bir türlü nasıl
başlayacağını bilemezsin. Yazmaya kalkışırsın; ancak kurduğun her cümle, asıl
hissin yanında eksik ve yetersiz kalır.
Belki de
esas mesele, kendini ifade ederken yaşanan zorluk değil; karşında seni
gerçekten duymaya hazır bir kulak bulamamaktır. Çünkü insan konuştuğunda
yalnızca dinlenmek istemez; anlaşılmak ister. Bazen tek bir kelime, tek bir
bakış, tek bir onaylama yeter. “Seni duydum” demek bile insanın içindeki
ağırlığı azaltır. Ne yazık ki herkes herkesi duyamıyor. Bazı insanlar
kelimeleri işitir ama duyguyu hissetmez. Bazıları da sessizliğin anlamını
kavrayamaz.
İşte bu
yüzden yazdığım zaman eksik kaldı, sustuğumda ise içimde taşıyamadığım kadar
çok şey birikti. Çünkü her iki yöntemde de karşılık bulamayan duyguların yükü
ağır olur. İnsanın içi konuşmak isterken susması, yazmak isterken kelimelerden
kaçması bir tür iç çatışmadır. Bu çatışmayı çözmenin yolu ise sadece ifade etmekle kalmayıp;
aynı zamanda güvenebileceğin bir ses, bir omuz, bir anlayış bulmaktır.
Bazı
günler düşünüyorum: Aslında mesele, yazarken veya susarken yaşanan hayal
kırıklıkları yerine insanın
kendine karşı dürüst olamaması. Çünkü zaman zaman yazarken bile gerçek duygularımızı saklarız. Cümlenin
içine uygun düşmeyen bir hüzün, kelimenin yapısına oturmayan bir acı,
paragrafın ritmini bozan bir kırgınlık olduğu zaman içimizdeki sesi kısmaya
çalışırız. Aynı şekilde susarken de kendimizi kandırırız. “Unuturum” deriz,
“geçer” deriz, “önemsiz” deriz. Oysa hiçbir duygu, yaşandığı anda önemsiz değildir.
Ben yazdım,
olmadı. Sustum, hiç olmadı. Ama bugün anlıyorum ki çözüm, ne tamamen yazmakta
ne tamamen susmakta. Çözüm, insanın kendini duymasında. İçindeki sesi
yargılamadan, susturmadan, bastırmadan dinleyebilmesinde. Çünkü insan kendi
duygusunu doğru anlayınca, başkasına anlatırken daha net olur. Kelimeleri daha
yerli yerine oturur, cümleleri daha güçlü olur, sessizliği bile anlam taşır.
Bugün geriye
dönüp baktığımda şunu fark ediyorum: Yazmak beni ayakta tuttu, susmak beni
olgunlaştırdı. Ama ikisi de tek başına yetmedi. Gerçek iyileşme, duyguyu
yerinden oynatmayan değil; duyguyu dönüştüren bir iç yolculukta gizli. İnsan,
kendi iç sesiyle barıştığında ve kendi duygusunu kabul ettiğinde, kelimeler de
sessizlik de başka bir anlam kazanıyor.
Ben artık
yazarken daha gerçek, susarken daha bilinçliyim. Ve şunu biliyorum: Anlatmanın
bir yolu her zaman var. Bazen bir cümlede, bazen bir bakışta, bazen bir
nefeste, bazen de uzun bir iç sessizlikte…
Yazdım,
olmadı. Sustum, hiç olmadı. Ama anladım ki insan, kendini duymaya başladığında,
her şey yavaş yavaş yerini buluyor; asıl çözüm yolu, her zaman içeride
başlıyor.
Saygılarımla,
Mehmet KUŞCU
Yorumlar
Yorum Gönder