Bir Devrimin Ardından: İran, Umut, Gerçeklik ve Bugün - Mehmet Kuşcu
“Mehmet
Kuşcu’nun değerlendirmesi, bu yazının içerik analizine yeni bir bakış açısı
getiriyor.”
11 Şubat 1979, o coğrafyanın
tarihine yalnızca bir iktidar değişimi olarak geçmedi. O gün, uzun yıllar
biriken toplumsal bir huzursuzluk, adalet arayışı ve kimlik talebi güçlü bir
dalgaya dönüştü. Yaşanan büyük değişim, yalnızca eski yönetimi sona erdiren bir
hareket olarak okunamaz; aynı zamanda bir halkın kendi kaderine yön verme
isteğinin ifadesiydi. Aradan geçen on yıllar ise bize şu soruyu sorduruyor: Bir
devrim, zaman içinde halkıyla ilişkisini nasıl korur?
Devrimden önceki sürece
bakıldığında, çelişkilerle dolu bir toplum manzarası görülür. Bir yanda dış
dünyayla güçlü ilişkiler kurmuş, hızlı bir modernleşme sürecine sokulmuş bir
yapı; diğer yanda bu dönüşümün dışında kalan geniş halk kesimleri… Kaynaklarla
büyüyen ekonomi, toplumun her kesimine aynı ölçüde yansımıyordu. Büyük
şehirlerde vitrinler parlarken, taşrada ve alt sınıflarda adaletsizlik duygusu
giderek derinleşiyordu.
Eski yönetim, modernleşmeyi
daha çok biçimsel bir dönüşüm olarak ele aldı. Toplumun kültürel ve dini
hassasiyetleriyle yeterince temas kurulamaması, özellikle geleneksel kesimlerde
yabancılaşma hissini artırdı. Güvenlik merkezli yönetim anlayışı ise bu
mesafeyi daha da büyüttü. Halk, kendisini güçlü bir devlet yapısının içinde ama
söz hakkı sınırlı bir konumda hissediyordu. Bu ruh hali, zamanla sessiz bir
itiraza dönüştü.
Tam da böyle bir atmosferin
içinde filizlendi o büyük toplumsal değişim. Bu hareketi sırtlayan güç, tek bir
merkezle sınırlı kalmadı; aksine
adalet, bağımsızlık ve onur gibi en temel insani talepler etrafında kenetlenen
devasa bir toplumsal mutabakattan beslendi. Dönemin liderliği, birbirinden çok
farklı kesimleri ortak bir çatı altında buluşturmayı başardı. Bu büyük değişim,
halkın geniş kitlelerinde yepyeni bir başlangıcın o taze ve umut dolu
heyecanını yarattı.
İlk yıllarda beklenti
büyüktü. Yeni yönetimin, yolsuzlukları ortadan kaldıracağına, gelir dağılımını
daha adil hale getireceğine ve ülkeyi dış müdahalelere kapalı, güçlü bir yapıya
kavuşturacağına inanıldı. Kurulan yeni sistem, birçok insan için hem ahlaki hem
de siyasi bir umut anlamına geliyordu. Toplumun büyük bir kesimi, artık kendi
değerleriyle uyumlu bir yönetim altında yaşadığını düşünüyordu.
Zaman ilerledikçe bu büyük
değişim, bir ideal olmaktan çıkıp bir yönetim pratiğine dönüştü. Bu dönüşüm,
doğal olarak yeni soruları da beraberinde getirdi. Devletin yeni referanslarla
şekillenen yapısı, toplumsal hayatın her alanına nüfuz etti. Eğitimden hukuka,
kamusal alandan kültürel yaşama kadar geniş bir düzenleme süreci başladı. Bazı
kesimler bu durumu bir istikrar unsuru olarak görürken, bazıları için yaşam
alanının daraldığı hissi güçlendi.
Sürecin hemen ardından gelen
uzun süreli savaş, dönemin en belirleyici kırılmalarından biri oldu. Yıllarca
süren bu çatışma ortamı, toplum üzerinde derin izler bıraktı. Ekonomik
kaynaklar savunma harcamalarına yönlendirildi, genç kuşaklar cephelerde
hayatını kaybetti. Savaş, aynı zamanda yönetim söyleminin daha sert bir
güvenlik diline evrilmesine zemin hazırladı. Bu dönem, devlet ile toplum
arasındaki ilişkinin daha kontrollü bir çerçeveye oturmasına yol açtı.
İlerleyen yıllarda ardı
ardına gelen ambargolar, ekonomik baskılar ve bitmek bilmeyen uluslararası
gerilimler, toplumun en sıradan gündelik hayatına bile doğrudan nüfuz etti.
Tırmanan enflasyon, işsizlik sancısı ve yaşam standartlarındaki o yorucu
dalgalanmalar, özellikle gençlerin üzerinde çok ağır ve hissedilir bir baskı
yarattı.
Bugün gelinen noktada ülke
nüfusunun büyük bir çoğunluğu, o devasa değişimden sonra dünyaya gözlerini
açmış kuşaklardan oluşuyor. Bu gençler için geçmiş, sadece anlatılan bir hatıra
olmaktan çok öte; onlar geçmişi, bugünkü somut yansımalarıyla bizzat tecrübe
ederek yaşıyorlar.
Son yıllarda sokaklarda
gözlemlediğimiz o hareketlilik, aslında doğrudan bu kuşağın sesini yansıtıyor.
Kadınların kamusal alandaki haklı talepleri, gençlerin nefes alacak bir ifade
özgürlüğü arayışı ve her kesimin ortak paydası olan ekonomik beklentiler; hepsi
aynı zeminde buluşuyor.
Üstelik bu talepler,
sanılanın aksine ani ve sert çıkışlardan ziyade; doğrudan günlük hayatın
akışından, o sessiz ama derinden gelen sorgulamalardan doğuyor. İnsanlar
aslında çok temel ve insani bir şeyin peşinde: Daha öngörülebilir bir yaşam,
herkesi kucaklayan kapsayıcı bir yönetim ve önünü görebildiği, daha açık bir
gelecek.
Burada dikkat çekici olan
nokta, yaşananların bir kopuştan çok bir dönüşüm arayışı olarak okunabilmesi.
Toplum, kendi tarihsel tecrübesinin farkında. Geçmişin yarattığı kazanımlar
kadar, zamanla oluşan mesafelerin de bilincinde. Bu nedenle bugünkü
tartışmalar, geçmişi tümüyle reddetmekten ziyade, geleceği yeniden tanımlama
çabası gibi duruyor.
Her büyük toplumsal dönüşüm,
kendi zamanının şartlarında doğar. Ancak kalıcılığı, değişen toplumla kurduğu
ilişkiye bağlıdır. O dönemde verilen cevaplar, bir zamanın güçlü bir
karşılığıydı. Bugün ise toplum, farklı sorular soruyor. Bu soruların merkezinde
ideolojiden çok, insan hayatının somut gerçekleri yer alıyor: geçim, özgürlük,
saygınlık ve umut.
Tarih, bize şunu gösteriyor:
Toplumlar durağan değildir. Devlet yapıları, bu dinamizmi anlayabildiği ölçüde
güçlenir. Bugün yaşanan süreç de böyle okunabilir. Ne yalnızca geçmişin bir
tekrarı ne de basit bir kırılma… Daha çok, uzun bir yolculuğun yeni bir durağı.
Belki de asıl mesele şu
soruda gizli: Bir sistem, yıllar sonra kendi halkının değişen sesini ne kadar
duyabilir? Gelecek, bu soruya verilen cevapla şekillenecek. Ancak şu kesin ki,
o gün sokağa çıkan insanların temel duygusu neyse, bugün arayış içinde olanların
da özünde benzer bir insani talebi var: Daha anlaşılır, daha adil ve daha
yaşanabilir bir hayat.
Saygılarımla,
Mehmet KUŞCU
Yorumlar
Yorum Gönder