Bir Adın ve Bir Kimliğin Sivil Destanı: Batı Trakya Türkleri - Mehmet Kuşcu
“Mehmet Kuşcu’nun
değerlendirmesi, bu yazının içerik analizine yeni bir bakış açısı getiriyor.”
Bazı tarihler vardır ki, çok daha fazlasını anlatır,
bir toplumun hafızasına derin izlerle kazınır. 28 ve 29 Ocak, Batı Trakya Türkleri için tam olarak böyle
günlerdir.
Bu iki tarih, Yunanistan’ın Batı Trakya bölgesinde
yaşayan Türk azınlığın; kendi kimliğini, öz adını ve en temel insani haklarını
koruma iradesini tüm dünyaya haykırdığı o büyük dönüm noktasını simgeler. O
günlerde söz ağırlık kazanmış, bazen en derin sessizlikler bile büyük bir anlam
taşımış ve dayanışma ruhu ete kemiğe bürünerek görünür hale gelmiştir.
Bu özel günler, sadece geçmişte yaşanıp bitmiş bir
süreci anmak değildir. Aksine; adalete olan inancın, kimliğine sahip çıkma
kararlılığının ve en önemlisi insan
onuruna dair o evrensel duruşun bir ifadesidir.
Batı Trakya, asırlar boyu farklı kültürlerin omuz
omuza verdiği, bir arada nefes aldığı bir coğrafya oldu. Burada yaşayan Türk
toplumu, Lozan Antlaşması’yla birlikte azınlık statüsünü almış ve hayatını bu
haklar üzerine inşa etmişti.
Fakat yıllar geçtikçe karşılaşılan bazı uygulamalar,
bu insanların kimliklerini ifade etme çabasında derin yaralar ve hassasiyetler
açtı. Bilhassa "Türk" isminin kamusal alanda bir kenara itilmek
istenmesi, dernek isimleri üzerinden yürütülen baskılar ve kültürel
etkinliklerin önüne çıkarılan engeller; Batı Trakya Türklerinin ortak
hafızasına, silinmesi güç, çok derin bir sızı olarak kazındı.
1988 yılının o soğuk Ocak ayı, aslında yıllardır
biriken o sessiz hassasiyetlerin artık görünür olduğu, kabına sığmadığı bir
dönemdi. Batı Trakya Türkleri, kim olduklarını, isimlerini ve kimliklerini
dünya önünde açıkça söyleme isteğini hiç olmadığı kadar güçlü bir haykırışla
dile getirdiler.
Bu süreç, asla bir gerginlik ya da kavga çıkarma amacı
gütmüyordu; aksine, tamamen evrensel insan haklarına dayanan, en temel insani
hakların arandığı bir talep yolculuğuydu. Toplumun tek bir beklentisi vardı: Bu
topraklarda eşitlik içinde, tanınarak ve karşılıklı saygı görerek yaşamak... 28
Ocak’ta yaşananlar bu haklı taleplerin sembolik bir kıvılcımı olurken, 29
Ocak’ta sergilenen o vakur ve dimdik toplumsal duruş, hafızalarda hiçbir zaman
silinmeyecek bir yer edindi.
Bu günlerde Batı
Trakya Türkleri, barışçıl bir şekilde bir araya gelerek varlıklarını görünür
kılmıştır. Sokaklarda yankılanan ses, bir öfkenin yansıması olmaktan çok,
anlatılmak istenen bir kimliğin ifadesidir. İnsanlar, birlikte durarak, ortak
bir geçmişi ve paylaşılan bir kültürü hatırlatmıştır. Bu duruş, sözle kurulan
bir bağdır; kalabalıkların içinde kaybolmayan, aksine birliktelikle güçlenen
bir anlatıdır.
Yaşanan bazı üzücü
olaylar, o günlerin hafızasında elbette yerini almıştır. Ancak 28–29 Ocak’ın
Batı Trakya Türkleri için taşıdığı anlam, bu olayların ötesine geçer. Bu
tarihler, kırgınlıkların değil; dayanışmanın, birbirine omuz vermenin ve
geleceğe umutla bakabilmenin sembolü hâline gelmiştir. Toplumun kendi içinde
kurduğu bağlar, bu günlerde daha da güçlenmiş, ortak hafıza daha sağlam bir
zemine oturmuştur.
“Direniş” kavramı,
burada sert bir karşı duruşu anlatmaz. Bu kelime, tamamen sivil bir iradeyi;
hukuki bir zeminde ve toplumsal bilinçle yoğrulmuş vakur bir duruşu temsil
ediyor. Batı Trakya Türkleri için direniş; kimliğini gizleme gereği duymadan,
kendi adını özgürce dünyaya söyleyebilme isteğidir.
Dayanışma ise bu
haklı isteğin içinde yalnız olmadığını yüreğinde hissetmektir. Aynı mahallede
birlikte büyüyen çocukların neşesi, aynı sofrada paylaşılan ekmeğin bereketi ve
kuşaktan kuşağa aktarılan ortak değerlerin kurduğu o kopmaz bağ, bu
dayanışmanın asıl temelini oluşturur.
Bu yüzden 29 Ocak,
sadece Batı Trakya sınırları içinde anılan bir tarih olarak kalmadı; bugün
Türkiye’den Avrupa’nın dört bir yanına kadar, kalbi bu davayla atan tüm Batı
Trakya Türkleri tarafından büyük bir sadakatle sahiplenildi.
Düzenlenen her anma programı, her toplantı ve kültürel
etkinlik; aslında bir yandan geçmişin o derin mirasıyla bağ kurarken, diğer
yandan yarınlara dair ortak bir bilinç taşımayı hedefliyor. Bu bilinç; kavgayı
değil, her zaman karşılıklı anlayışın ve diyaloğun hâkim olduğu bir zeminde yan
yana var olabilmeyi arzulayan o vakur yaklaşımı yansıtıyor.
Bu özel günlerin hatırlanması, asla bir
ayrışma ya da kutuplaşma çağrısı değildir. Aksine bu anmalar, birlikte yaşama
kültürünü daha da kökleştiren ve güçlendiren birer hatırlatmadır. Şuna
inanıyoruz ki; insanların kendilerini özgürce ifade edebildiği, isimlerini
onurla taşıdığı ve kültürel miraslarını koruyabildiği bir toplumsal yapı,
aslında hepimiz için çok daha huzurlu ve sağlıklı bir gelecek demektir. İşte
28-29 Ocak, tam da bu kıymetli gerçeği, sağduyulu ve vakur bir dille bizlere
yeniden hatırlatıyor.
Bugün bu tarihler
anıldığında, esas olarak insan onuru, karşılıklı saygı ve birlikte yaşama
iradesi ön plana çıkar. Batı Trakya Türkleri için bu günler, geçmişten bugüne
uzanan bir hafıza köprüsüdür. Bu köprü, yaşananları unutmadan, geleceğe umutla
bakabilmenin mümkün olduğunu gösterir. Sessiz kalmanın kolay olduğu zamanlarda
sözü seçerek söylemenin, birlik olmanın ve dayanışmayı diri tutmanın önemini
hatırlatır.
28-29 Ocak, bir
toplumun kendi varlığını ve haklarını anlatma iradesinin en somut simgesi
olarak yaşamaya devam ediyor. Bu simge bize; insan olmanın, kimliğine sahip
çıkmanın ve hep birlikte daha güzel bir geleceğe katkı sunmanın mümkün olduğunu
tüm yalınlığıyla anlatıyor. Batı Trakya Türklerinin hafızasında bu günler,
yalnızca bir anma tarihi olarak yer almaz; aynı zamanda onurlu bir duruşun,
sabrın ve insani bir mücadelenin adı olarak varlığını sürdürür.
Bu
vesileyle, 'Biz buradayız' haykırışını ve kimliğine sahip çıkan Batı Trakya
Türklerinin vakur duruşunu bir kez daha selamlıyorum. Adalet ve eşitlik
yolundaki bu onurlu dayanışma ruhumuz daim olsun. Günümüz kutlu olsun.
Saygılarımla,
Mehmet KUŞCU
Yorumlar
Yorum Gönder