Sarıkamış: Karın Altında Kalan Hatıralar, Vicdanımızda Yaşayan Şehitler - Mehmet Kuşcu
“Mehmet Kuşcu’nun değerlendirmesi, bu yazının içerik analizine yeni bir bakış açısı getiriyor.”
Sarıkamış, haritaya ilk bakıldığında Türkiye’nin kuzeydoğusunda kendi halinde, sessiz ve sıradan bir ilçe gibi görünür. Ancak bu vakar dolu sessizliğin ardında, aslında tarihimizin en derin ve en sarsıcı hafızası gizlidir.
Burası sadece coğrafi bir noktanın ötesinde; binlerce askerin yarım
kalmış hayallerini, boğazda düğümlenmiş o söylenmemiş sözlerini ve bembeyaz
karların altına emanet ettikleri mahzun umutlarını saklayan devasa bir vicdan
durağıdır. Bugün bile gökten düşen her bir kar tanesi, sanki o günlerin ağır
yükünü omuzlarımıza yeniden bırakır.
Bugün Sarıkamış denilince akla ilk gelen dondurucu
soğuklar olsa da, asıl can yakan ve içimizi sızlatan şey o bitmek bilmeyen
hüzünlü hatıradır. Aradan bir asırdan fazla zaman geçmesine rağmen Sarıkamış’ın
feryadı hiç dinmez; o dondurucu rüzgarıyla, vakur dağlarıyla ve karla örtülü
yollarıyla sessiz hikayesini bizlere anlatmaya devam eder.
22 Aralık, yalnızca bir takvim yaprağındaki tarihten çok daha fazlasıdır. Bu gün, millet
olarak durup düşünmemiz gereken, geçmişle yüzleştiğimiz ve fedakarlığın ne
anlama geldiğini yeniden hatırladığımız bir eşiktir. Sarıkamış Harekatı’nın
başladığı bu günde, binlerce asker cepheye yürürken arkalarında evlerini,
analarını, çocukluklarını ve hayallerini bıraktı. Çoğu, düşmanla yüz yüze
gelmeden, doğanın acımasız koşullarıyla mücadele ederken hayata veda etti.
Onları anmak, yalnızca bir tarih bilgisi aktarmak anlamına gelmez; insan
olmanın sorumluluğunu yeniden hissetmek demektir.
Sarıkamış Harekatı, Birinci Dünya Savaşı’nın sadece
bir askeri stratejisi olmanın ötesinde; tarihin en çetin ve en dramatik
sayfalarından biridir. Kış mevsiminin o amansız sertliği, hazırlıkların
yetersiz kalışı ve kopan iletişim ağları, Mehmetçiği hayal dahi edilemeyecek
kadar zor bir sınavla karşı karşıya bıraktı.
Kar diz boyunu çoktan aşmış, yollar bembeyaz bir
belirsizliğe gömülmüş; gece ile gündüz birbirine karışıp ayırt edilemez hale
gelmişti. Ancak tüm bu imkansızlıklara rağmen askerler, tek bir an bile
tereddüt etmeden, verilen emri sorgulamadan sadece vatan duygusuyla yola
çıktılar. Onların o amansız kışa karşı attığı her adım, aslında insan
iradesinin ve sadakatinin sınırlarını en uç noktasına kadar zorlayan efsanevi
bir yürüyüştü.
Sarıkamış Harekatı’nda yaşananları sadece askeri bir
başarısızlık parantezine alıp geçmek mümkün değildir. Burada asıl görülmesi
gereken; insanın tabiatın amansız gücü karşısındaki o saf çaresizliği ve bu
çaresizliğe rağmen sergilediği destansı dirençtir.
Soğuğun sadece tende kalmayıp en derin sızısıyla iliklere kadar işlediği, her nefesin
göğüs kafesinde buzdan bir bıçak gibi hissedildiği o amansız anlarda;
askerlerin birbirine sokularak o son sıcaklığı bulmaya çalışması, bir lokma
açlığı ve uçsuz bucaksız yorgunluğu bir kardeş payıyla bölüşerek ayakta kalma
çabası bugün bile yürekleri titretir.
Bu sahneler bizlere çok net bir gerçeği fısıldar:
Savaş, sadece cephede silahla verilen bir çarpışmadan çok başka bir şeydir; o, aynı zamanda
insanın ruhuyla, sonsuz fedakarlığıyla ve yol arkadaşına olan sarsılmaz
sadakatiyle verdiği o en büyük, en kutsal imtihandır.
Sarıkamış’ta hayatını kaybeden askerlerin çoğu çok
gençti. Kimi köyünden ilk kez çıkmış, kimi daha bıyığı yeni terlemişti. Hepsinin
ortak noktası, aynı idealle yola çıkmış olmalarıydı. Bugün onların isimlerinin
çoğunu tek tek bilmiyoruz. Ancak bilinmeyen her isim, bu toprakların vicdanında
yer bulmuştur. Kar altında kalan bedenler, zamanla toprağa karıştı; fakat
hatıraları toplumun hafızasında yaşamaya devam etti.
Her yıl Aralık ayı geldiğinde Sarıkamış’ta düzenlenen
anma törenleri, bu hafızayı diri tutma çabasının bir parçasıdır. Gençler,
öğretmenler, askerler ve vatandaşlar; soğuğa aldırmadan yürüyüşler yapar,
dualar eder, sessizce düşünür. Bu yürüyüşler bir spor faaliyeti ya da rutin bir
tören havası taşımaz. Aksine, her adım geçmişe atılan bir bakış, her nefes
içten gelen bir saygı duruşudur. O anlarda Sarıkamış, yalnızca bir coğrafi isim
olmaktan çıkar; ortak bir duygunun mekanına dönüşür.
Sarıkamış’ı anlamak, yalnızca o günleri öğrenmekle
sınırlı kalmamalıdır. Buradan çıkarılacak dersler, bugüne ve yarına ışık tutar.
Planlamanın, hazırlığın ve insan hayatına verilen değerin ne kadar önemli
olduğu bu olayda açıkça görülür. Aynı zamanda fedakarlığın ve sorumluluk
bilincinin, millet olma şuurunu nasıl şekillendirdiği de Sarıkamış üzerinden okunabilir.
Sarıkamış, bir acının adı olduğu kadar, bir bilinç halinin
de adıdır. Orada yaşananlar, tarih kitaplarında birkaç sayfa ile anlatılsa da,
etkisi nesiller boyu sürmüştür. Bugün özgürce yaşadığımız topraklarda, kar
altında can veren gençlerin payı büyüktür. Onları anmak, yalnızca geçmişi yad
etmek değildir; aynı zamanda geleceğe karşı sorumluluk almaktır.
Her Sarıkamış anması, aslında hepimizin ruhuna sessiz
ama derin bir soru bırakır: Yapılan bu eşsiz fedakarlığı gerçekten ne kadar
kavrayabiliyor ve o aziz hatırayı omuzlarımızda ne kadar taşıyoruz?
Bu sorunun cevabını, sadece kalabalık tören
alanlarında dile getirilen resmi mesajlarda aramak yerine; bizzat kendi hayatlarımızda gösterdiğimiz o samimi
duyarlılıkta saklıdır. Birbirimize karşı daha anlayışlı bir yürekle yaklaşmak,
bizi biz yapan ortak değerlerimize sıkıca sarılmak ve insan hayatını her türlü
hırsın üzerinde tutmak, Sarıkamış’ın o dondurucu sessizliğinden bugüne miras
kalan en kıymetli derslerdir.
Kar, her yıl Sarıkamış’a yeniden yağar. Dağlar yine
beyaza bürünür, rüzgar yine sert eser. Ancak o karın altında yalnızca soğuk bir
toprak yoktur; onur, sadakat ve fedakarlık vardır. Sarıkamış, bu yönüyle
geçmişte kalmış bir olay olmaktan çıkar, yaşayan bir hatıraya dönüşür. Bu
hatırayı diri tutmak, hepimizin ortak sorumluluğudur.
Ruhları şad olsun; o
bembeyaz karlar, vatan aşkıyla yanan kalplerine ebedi bir örtü olsun.
Saygılarımla,
Mehmet KUŞCU
Yorumlar
Yorum Gönder