Modern Yaşamın Bedeli: Koşuşturma ve Unutulan Bağ - Mehmet Kuşcu
Modern
toplumun en belirgin özelliği hız. Her şey hızlı: iletişim, tüketim, hatta
duygular bile. Birine kırılıyoruz ama hemen geçiyor; biriyle seviniyoruz ama o
da uzun sürmüyor. Duygular bile tıpkı anlık mesajlar gibi: gelir, okunur ve
unutulur. Bu hızın içinde karşımızdakini
hissetmeye yer kalmadı. Çünkü bu hissetme çabası yavaşlık ister.
Düşünmeyi, beklemeyi, anlamayı gerektirir. Ama biz beklemeyi unuttuk.
Yorgun
toplum sendromu tam da burada ortaya çıkıyor. İnsanlar fiziksel olarak değil,
ruhsal olarak tükenmiş durumda. Sabah işe giderken trafikte sinirlenen, akşam
eve dönünce sessizliğe gömülen milyonlarca insan… Her biri aslında içten içe
bir şeylerin eksik olduğunu hissediyor ama adını koyamıyor. O eksik şey çoğu
zaman, birbirimize gösterdiğimiz şefkat
ve anlayış.
Birbirimizi
anlamak yerine, yargılamayı seçiyoruz. Sosyal medyada, iş yerinde, sokakta…
Herkesin bir fikri var, ama kimse kimseyi dinlemiyor. Dinlemek artık zahmetli
bir eylem. Çünkü dinlerken, karşımızdakinin acısına dokunma ihtimali var. O
acıya dokunmak demek, kendi içimizdeki yaraları da hatırlamak demek. O yüzden
uzak duruyoruz. “Benim de derdim var” cümlesi, insanlık bağının önüne örülmüş bir duvar gibi duruyor.
Modern
yaşamın getirdiği konfor, aslında bizi duygusal olarak köreltti. Her şeye
kolayca ulaşıyoruz ama duygularımıza ulaşmak zorlaştı. Bir mesajla özür
dileyebiliyor, bir emojinin ardına sevgi saklayabiliyoruz. Gerçek temas, gerçek
göz teması, gerçek bir sessizlik neredeyse kalmadı. İnsan ilişkileri, hızlı
tüketilen birer alışkanlığa dönüştü.
Bu durumun
kökünde sürekli bir “yetişme” hali var. Yetişmemiz gereken işler, toplantılar,
hedefler, borçlar, beklentiler… Tüm bunların arasında, birinin “nasılsın?”
sorusuna içtenlikle cevap verecek hâlimiz kalmıyor. Hatta çoğu zaman o soruyu
bile sormuyoruz. Çünkü cevabını duymaya vaktimiz yok.
Karşılıklı
anlayış eksikliği, bireysel ötesi,
toplumsal bir mesele haline geldi. İnsanların birbirine tahammülü azaldı. Trafikte,
markette, hastanede, her yerde öfke patlamaları… Çünkü herkesin sinir uçları
açıkta. Kimse dinlenmemiş, kimse anlaşılmamış. Herkes kendi hikayesini
bağırarak anlatmaya çalışıyor, ama kimse kimseyi duymuyor.
Toplumun en
bariz hali: Dışarıdan sakin görünen ama içten içe acı çeken, yardım feryatları
duyulmayan insanlar. Herkes bir şekilde ayakta kalmaya çalışıyor ama kimse tam
anlamıyla yaşamıyor. Uyuyoruz ama dinlenemiyoruz. Gülüyoruz ama sadece içten gelmiyor. Görüyoruz
ama fark etmiyoruz. İnsaniyetimiz,
işte bu gri dünyanın içinde solmuş bir çiçek gibi kaldı.
Peki, bu
duygusal tükenmişlikten nasıl çıkabiliriz?
Öncelikle
farkına varmakla başlıyor her şey. Kendimizin de, karşımızdakinin de insan
olduğunu hatırlamakla. Mükemmel olma arayışından ve o bitmek bilmeyen her şeye
yetişme telaşından artık biraz vazgeçmeliyiz. Belki bir adım geri çekilmek,
biraz olsun yavaşlamak. Çünkü bazen bir insanı anlamak için sadece susmak ve
dinlemek yeterlidir.
Başkasını anlama yeteneği, aslında öğrenilebilen bir şey. Ama öğretilmiyor. Okullarda matematik,
tarih, dil bilgisi öğretiliyor ama kimse “birini anlamak” üzerine ders
vermiyor. Oysa en büyük toplumsal gelişme, insanın insanı anlayabilmesinden
geçiyor.
Birinin
gözlerinin içine bakmak, ne söylediğini dışında,
ne hissettiğini anlamaya çalışmak... Belki de en eksik kaldığımız yer burası. Çünkü artık
göz göze gelmek bile zor. Herkesin gözü telefonda, yüzler ekran ışığına dönük.
Dijital yakınlık, duygusal uzaklığı doğurdu.
İnsani sıcaklığı hayatımıza
geri çağırmak istiyorsak, önce kendimize o merhameti göstermeliyiz. Kendi
yorgunluğumuzu kabul etmek, kendi kırılganlığımızı saklamamak… Çünkü kendini
anlamayan, başkasını anlayamaz. Biraz içe dönmek, biraz durmak, biraz
hissetmek... Bu kadar basit ama bir o kadar da zor.
Belki de
modern toplumun en büyük paradoksu burada yatıyor: Her şeyin bilgisine sahibiz
ama hissetmeyi unutuyoruz. Başkasını
anlama çabası, duygusal bir zekâ göstergesi değil sadece, aynı zamanda
bir vicdan meselesi. Başkasının hikayesine kulak vermek, kendi insanlığımızı
hatırlamak demek.
Zaman zaman
durup düşünmek gerekiyor: Ne ara bu kadar duyarsız olduk? Ne ara birinin yorgun
bakışını görmez olduk? Ne ara bir çocuğun gözyaşı bize sıradan geldi? Cevap
aslında basit ama acı: Çünkü hepimiz çok yorulduk. Bu yorgunluk,
bedensel ötesi bir ruhsal
yorgunluk. İnsanlığın
yorgunluğu.
Yorgun
toplum sendromu, anlama eksikliğinin
hem sebebi hem sonucu. Yoruldukça uzaklaşıyoruz, uzaklaştıkça daha çok
yoruluyoruz. Bu kısır döngüden çıkmanın yolu, birbirimize yeniden yaklaşmak.
Birinin elini tutmak, bir gülümsemeyi karşılıksız vermek, birini dinlemek…
Küçük ama gerçek dokunuşlar.
Belki de
yeniden insan olmanın yolu, basit bir “anlama”
çabasından geçiyor. Çünkü anlamak, iyileştirir. Dinlemek, bağ kurar. Hissetmek,
yeniden canlandırır.
İnsana
yakınlık, yani empati, lüks değil, unuttuğumuz bir gereklilikti. Ve onu yeniden
hatırladığımız gün, bu yorgun toplum biraz olsun dinlenecek.
Saygılarımla,
Mehmet KUŞCU
Yorumlar
Yorum Gönder