Milli Mücadele’nin Kırılma Noktası: 29 Aralık ve Çerkez Ethem - Mehmet Kuşcu
“Mehmet Kuşcu’nun değerlendirmesi, bu yazının içerik analizine yeni bir bakış açısı getiriyor.”
Mustafa Kemal Paşa’nın 27 Aralık 1919’da Dikmen
sırtlarından Ankara’ya girişi, bir şehrin misafir ağırlamasından ziyade bir
milletin bağımsızlık kararını tescil etmesiydi. Binlerce Seymen ve Ankaralının
oluşturduğu o devasa kitle, tarihin en görkemli "Kızılca Günlerinden"
birini yaşatırken, bozkırın ortasında yükselen bu irade milli mücadelenin
sarsılmaz kalesi haline geldi. O gün atılan her adım, "bağımsızlık"
mesajının dünyaya verilmiş en güçlü yanıtıydı.
Bu sarsılmaz iradenin üzerinden geçen bir yılın
ardından, 29 Aralık 1920 tarihi geçmişin tozlu sayfalarından sıyrılıp kritik
bir dönüm noktası olarak karşımıza çıkar. Ancak bu dönemi sadece cephedeki bir
mücadele olarak okumak, o günkü büyük dönüşümü anlamayı zorlaştıracaktır. Zira
Ankara’da filizlenen bu ruh, yalnızca askeri bir başarıya odaklanmamış; aynı
zamanda bir milletin kendi geleceğini tayin etme gücünü ve modern bir devletin
siyasi temellerini inşa etme azmini de tarih sayfalarına kazımıştır.
Anadolu’nun o dönemki gerçekliği; kendi içinde
yaşadığı derin siyasal sarsıntıların, askeri arayışların ve köklü bir toplumsal
dönüşümün de hikayesidir. İşte bu karmaşık dönüşüm sürecinin en çarpıcı ve
üzerine en çok konuşulan başlıklarından biri, tarihimize “Çerkez Ethem Olayı” olarak geçen o
sancılı süreçtir.
Bu olay, Milli Mücadele’nin ilk günlerindeki o yerel
ve düzensiz direniş ruhu ile sonradan kurumsallaşan disiplinli devlet ve ordu
yapısı arasındaki sancılı geçişi tüm çıplaklığıyla gözler önüne serer. Aslında
yaşananlar, bir varoluş mücadelesinin kendi içinde nasıl bir düzene
evrildiğinin en somut kanıtıdır.
Çerkez Ethem, Mondros
Ateşkes Antlaşması’nın ardından Anadolu’nun içine düştüğü o derin otorite
boşluğunda yıldızı parlayan en kritik askeri figürlerden biriydi. Kardeşleriyle
omuz omuza vererek kurduğu Kuva-yı Seyyare, özellikle memleketin dört bir
yanını saran iç isyanların bastırılmasında hayati bir rol üstlenmişti.
Dönemin zorlu
şartlarını göz önüne aldığımızda; Ankara’daki Milli Mücadele yönetimi için bu
tarz hareket kabiliyeti yüksek ve yarı bağımsız birlikler, adeta bir can simidi
niteliğindeydi. Zira o günlerde henüz düzenli bir ordu kurulmamış; eldeki
silah, cephane ve asker sayısı ise yok denecek kadar azdı. İşte tam bu kaosun
ortasında Çerkez Ethem ve benzeri liderler, sahada hızla inisiyatif alabilen ve
çevik manevralar yapabilen güçler olarak tarihin ön safına çıktılar.
Ankara Hükümeti ile
Çerkez Ethem arasındaki ilişki başlangıçta karşılıklı güvene dayalıydı. TBMM,
Ethem’in askeri başarısından yararlanmak isterken, Ethem de Milli Mücadele’nin
meşruiyetinden güç aldı. Ancak zamanla bu ilişkinin dengesi değişti. 1920
yılının sonlarına doğru TBMM, devlet olma yolunda önemli bir adım atarak
düzenli ordu sistemine geçme kararı aldı. Bu karar, yalnızca askeri bir
düzenleme anlamı taşımıyordu; aynı zamanda merkezi otoritenin güçlenmesi ve
silahlı yapıların tek komuta altında toplanması hedefleniyordu.
Batı Cephesi
Komutanlığı’nın başında bulunan İsmet Paşa, bu büyük dönüşümün sahadaki asıl
yürütücüsüydü. Plan netti: Kuva-yı Seyyare birlikleri artık bağımsız hareket
etmeyecek, düzenli ordunun bir parçası olacaktı. Ancak tam bu noktada, Ankara
ile Çerkez Ethem arasındaki o gizli fay hatları kırılmaya ve görüş ayrılıkları
tüm çıplaklığıyla gün yüzüne çıkmaya başladı.
Ethem, büyük
emeklerle kurduğu kendi birliğinin özel yapısını ve o alışık olduğu geniş
hareket serbestisini sonuna kadar savunuyordu. Onun penceresinden bakıldığında,
katı bir emir-komuta zincirine kayıtsız şartsız boyun eğmek, sadece bir
düzenleme değil; aynı zamanda elindeki tüm gücü ve nüfuzu kaybetmek anlamına
geliyordu.
İşte bu sebeple,
başlangıçta kağıt üzerinde basit bir askeri düzenleme gibi duran bu süreç,
tarafların geri adım atmayan tavırlarıyla kısa sürede derin bir siyasi
hesaplaşmaya ve yıpratıcı bir psikolojik çatışmaya evrildi.
1920 yılının Aralık
ayını gösterdiğinde, Kütahya ve çevresinde tırmanan gerilim artık gizlenemez
bir boyuta ulaştı ve nihayetinde açık bir çatışmaya dönüştü. Bir yanda Çerkez
Ethem’e sadık kuvvetler, diğer yanda ise yeni filizlenen düzenli ordunun birlikleri
karşı karşıya gelmişti.
Ankara Hükümeti için
bu durum, sadece bir fikir ayrılığı değil; doğrudan merkezi otoriteye karşı
yapılmış bir meydan okumaydı. Tarih sayfalarına Milli Mücadele’nin kendi içinde
yaşadığı en büyük askeri krizlerden biri olarak geçen bu hesaplaşma, aslında
yeni devlet düzeninin rüştünü ispat etme süreciydi. Ancak bu iç mücadele
beklenenden kısa sürdü ve çatışmalar, düzenli ordunun kesin üstünlüğüyle
sonuçlanarak sona erdi.
Bu bölümdeki asıl can
alıcı nokta şu: Çerkez Ethem Olayı’nı sadece basit bir “ihanet” hikayesi olarak
okumak, aslında meselenin o çok katmanlı arka planını gözden kaçırmamıza neden
olur.
Burada karşılıklı iki
büyük irade vardı. Bir tarafta, artık kurumsallaşmak ve gerçek bir devlet
düzenine geçmek isteyen Ankara Hükümeti; diğer tarafta ise Milli Mücadele’nin o
en zorlu, en karanlık ilk günlerinde büyük fedakarlıklar üstlenmiş, ancak kendi
başına ve bağımsız hareket etmeye alışmış bir silahlı güç...
Dolayısıyla bu iki
yapının birbirinden kopuşunu sadece kişisel hırslarla açıklamak, o dönem
yaşananları tam olarak anlamamıza yetmez. İşin içine o günlerin olağanüstü,
nefes kesen şartlarını, yaşanan derin iletişim eksikliklerini ve maalesef
taraflar arasında filizlenen güven sorunlarını da dahil etmek gerekir.
Çerkez Ethem, sahada yaşanan
yenilginin ardından Yunanistan’a geçmek zorunda kaldı. Ankara cephesinde bu
gelişme, asla kabul edilemez bir durum olarak görüldü ve Ethem hakkında oldukça
ağır siyasi kararlar alındı. Bu kırılma noktası nedeniyle onun ismi, uzun
yıllar boyunca resmi tarih anlatılarında sert ve keskin ifadelerle anıldı. Buna
karşın, son yıllarda yapılan akademik çalışmalar olayın çok boyutlu yapısına
dikkat çekerek, bu sancılı süreci daha dengeli ve objektif bir perspektifle
yorumlamaya başlamıştır.
Aslında bu olayın Milli
Mücadele tarihimiz açısından en hayati sonucu, düzenli ordunun kesin ve
sarsılmaz bir egemenlik kazanmasıdır. Çerkez Ethem’in tasfiyesiyle birlikte
Kuva-yı Milliye dönemi fiilen sona ermiş; ordu artık tek merkezden yönetilen,
disiplinli bir yapıya kavuşmuştur. Bu yeni askeri düzen, çok geçmeden
kazanılacak olan Birinci İnönü Zaferi’nin
de en güçlü zeminini hazırlamıştır. Orduda sağlanan bu disiplin, sadece cephede
değil, uluslararası arenada da karşılık bulmuş; Ankara Hükümeti’nin ciddiyetini
artırarak diplomatik gücünü zirveye taşımıştır.
Çerkez Ethem Olayı,
tarihsel bir kırılma noktası olarak değerlendirilmelidir. Bu olay, Milli
Mücadele’nin yalnızca cephede verilen bir savaş olmadığını; aynı zamanda düzen,
otorite ve meşruiyet mücadelesi içerdiğini gösterir. İnsan unsurunun,
duyguların ve güç ilişkilerinin tarihsel süreçlerde ne kadar belirleyici
olabildiğini açık biçimde ortaya koyar.
Sonuç itibariyle,
Çerkez Ethem Olayı’nı anlamak, Kurtuluş Savaşı’nı daha derinlikli kavramak
anlamına gelir. Bu olay, başarıların yanında yaşanan zorlukları, birlik
arayışının bedellerini ve devlet kurma sürecinin karmaşıklığını gözler önüne
serer. Tarihe tek renkli bir pencereden bakmak yerine, dönemin insanlarını
kendi şartları içinde değerlendirmek, geçmişle daha sağlıklı bir bağ kurmamıza
yardımcı olur.
Saygılarımla,
Mehmet KUŞCU
Yorumlar
Yorum Gönder