Hesap Makinesiyle Ölçülen Hayaller: Enflasyonun Görünmeyen Yükü - Mehmet Kuşcu
“Mehmet Kuşcu’nun değerlendirmesi, bu yazının içerik analizine yeni bir bakış açısı getiriyor.”
Ekonomi çoğu zaman grafiklerle anlatılır. Yüzdeler, tablolar, büyüme oranları, tahminler… Ekranlarda akan bu rakamlar ilk bakışta soğuk, mesafeli ve düzenli görünür. Oysa hayat öyle ilerlemez. Hayat düzensizdir, sürprizlerle doludur ve çoğu zaman rakamların anlatamadığı duygularla şekillenir. Enflasyon tam da bu noktada bir ekonomi terimi olmaktan çıkar, gündelik hayatın tam ortasına yerleşir.
Sabah erken saatte
pazara çıkan bir emeklinin elindeki file, aslında bir istatistik raporundan çok
daha fazlasını anlatır. O filede eksilen her ürün, sadece bir fiyat artışını
yansıtmaz; vazgeçilen bir alışkanlığı, ertelenen bir ihtiyacı, bazen de
sessizce bastırılan bir kaygıyı taşır. Ekonomi kitaplarında enflasyon “fiyatlar
genel seviyesindeki artış” olarak tanımlanır. Sokakta ise bu tanım çok daha
canlıdır. Sokakta enflasyon, alınamayan peynir, yarım kalan alışveriş,
hesaplanarak harcanan bir maaş demektir.
Bir esnafın akşam
dükkânını kapatırken yaptığı hesap da bu tablonun parçasıdır. Gün boyu çalışan,
geleni gideni ağırlayan, raflarını doldurmak için sabah erkenden toptancıya
uğrayan esnaf, akşam kasaya baktığında başka bir muhasebe yapar. “Bugün ne
kazandım” sorusundan önce “yarın aynı ürünü kaç liraya yerine koyacağım” sorusu
gelir. Bu soru, belirsizliğin en sade ifadesidir. Belirsizlik arttıkça cesaret
azalır, planlar küçülür, umut daha temkinli kurulur.
Enflasyonun en ağır
yükünü taşıyanlar çoğu zaman sabit gelirlilerdir. Maaş ay başında belli olur,
harcamalar ise her gün yeniden şekillenir. Ayın ilk haftasında yapılan
alışverişle son haftasında yapılan alışveriş arasındaki fark, aynı cüzdandan
çıkan paranın aynı ihtiyaçları karşılayamamasıdır. Bu durum insanın ruh haline
de yansır. Ekonomik baskı, yalnızca bütçeyi daraltmaz sabrı, huzuru ve geleceğe
dair beklentileri de zorlar.
Bir anne ya da
babanın çocuğuna “bu ay biraz dikkatli olalım” demesi, ekonomik bir karar gibi
görünse de aslında duygusal bir yüktür. O cümlenin içinde sorumluluk, endişe ve
koruma içgüdüsü bir aradadır. Kimse çocuğunun hayallerini hesap makinesiyle
ölçmek istemez. Ancak hayat bazen buna zorlar. İşte enflasyon tam burada rakam
olmaktan çıkar, insan hikayesine dönüşür.
Bu noktada ekonomi
yönetimi, piyasa dengeleri ve küresel gelişmeler elbette önemlidir. Dünya
ekonomisi birbirine bağlıdır, dalgalanmalar sınır tanımaz. Enerji fiyatlarından
iklim koşullarına, jeopolitik risklerden teknolojik dönüşümlere kadar pek çok
unsur fiyatlar üzerinde etki yaratır. Bunları görmezden gelmek mümkün olmaz.
Ancak bütün bu başlıkların ortak bir kesişim noktası vardır: insan.
Ekonomik kararların
nihai etkisi insan hayatında hissedilir. Bu nedenle ekonomi konuşulurken
kullanılan dil büyük önem taşır. Umut veren, gerçekçi, sakin ve kapsayıcı bir
dil toplumsal güveni besler. Güven ise ekonomik istikrarın en önemli
bileşenlerinden biridir. İnsanlar yarına dair öngörü geliştirebildiğinde,
harcamalarını ve yatırımlarını daha sağlıklı planlar. Belirsizlik azaldıkça
dayanışma güçlenir.
Dayanışma kavramı bu
süreçte ayrı bir parantezi hak eder. Zor zamanlarda toplumun kendi içindeki
bağlar daha görünür hale gelir. Komşunun komşuya, esnafın müşterisine, ailenin
aile bireylerine omuz vermesi, ekonomik baskının etkisini hafifletir. Bu
dayanışma çoğu zaman sessizdir, gösterişsizdir. Bir askıya bırakılan ekmek, bir
fincan çay, bir “halini hatırını sordum” cümlesi… Küçük görünen bu davranışlar
büyük bir toplumsal denge unsuru oluşturur.
Ekonomi yalnızca para
ile ilgili bir alan değildir. Aynı zamanda güven, beklenti ve psikolojiyle
ilgilidir. İnsan kendini güvende hissettiğinde daha üretken olur, daha çok
çalışır, daha fazla katkı sunar. Bu nedenle ekonomik iyileşme yalnızca
sayılardaki değişimle ölçülmez. Sokaktaki insanın yüzündeki ifadede, konuşmalarındaki
tonda, geleceğe dair kurduğu cümlelerde de kendini gösterir.
Bugün en çok ihtiyaç
duyulan şeylerden biri, ekonomiyi konuşurken hayatı unutmamaktır. Rakamlar
elbette gereklidir; yol gösterir, karşılaştırma yapmayı sağlar. Ne var ki, o
rakamların ardındaki insanı fark etmeden yapılan her değerlendirme, her zaman
bir yanıyla eksik kalır. Zira ekonomi, temelde insanların çalıştığı, ürettiği,
paylaştığı ve yaşadığı bir alandan ibarettir.
Belki de bu yüzden,
en doğru ekonomik analiz bazen bir mutfakta yapılır. Tencerenin içi, alışveriş
listesinin kenarına düşülen notlar, ay sonunu getirme çabası… Tüm bunlar bize
şunu hatırlatır: Ekonomi konuşurken insanı merkeze almak bir tercih değil, bir
gerekliliktir.
Rakamlar konuşmaya
devam edecek. Grafikleri, tabloları, oranları görmeye devam edeceğiz. Ancak
hayat da cevap vermeyi sürdürecek. O cevabı duyabilmek için biraz yavaşlamak,
biraz dinlemek ve biraz da empati kurmak yeterli. Çünkü gerçek ekonomi,
insanların hayatlarında yaşadıklarıdır.
Saygılarımla,
Mehmet KUŞCU
Yorumlar
Yorum Gönder