Mahalle Ruhunun Kaybı: Yerini Alan Soğuk Yabancılık - Mehmet Kuşcu
Bugün apartman kapısını açtığımda karşılaştığım insanlarla göz göze gelmekte
bile zorlanıyorum. Asansörde birkaç saniyelik bir yolculuk bile sanki birbirini
tanımayan iki yabancıyı bir arada durmaya zorlayan garip bir test gibi. Oysa
eskiden böyle anlarda kısa bir hâl hatır sorulurdu. Yorgunluk yüzlerden okunur,
buna rağmen bir tebessüm paylaşmak günlük hayatın doğal bir adımı olurdu.
Şimdi kapımızın önünden geçen sesleri tanımıyoruz. Bazen çocuk kahkahaları
geliyor, bazen bir motor uğultusu. Ses var, hareket var, fakat birbirimizi
tanımadığımız için bu seslerin hiçbir duygusal karşılığı olmuyor. Sanki hayat,
tanıdık yüzlerin yerini sürekli değişen bir kalabalığa bıraktı. Mahalle
dediğimiz kavram, anlamını yavaş yavaş ama çok derinden kaybediyor.
Eskinin mahalleleri aslında yalnızca coğrafi bir alan sunmazdı. Birliktelik,
dayanışma, paylaşma gibi kavramları içimize yerleştirirdi. Kapı önlerinde
sandalyeler açılır, akşam serinliğinde komşular bir araya gelir, günün
yorgunluğunu bu kısa sohbetlerde atardı. O sohbetlerde dedikodu da olurdu,
dertleşme de… Fakat herkes birbirine bakarken gerçek bir bağ hissederdi.
Bugün şehir planlaması, sitelerin yüksek duvarları, güvenlikli girişler ve
kapalı otoparklar, insanları istemeden de olsa birbirinden uzaklaştırıyor. Aynı
apartmanda yaşayan aileler aylarca karşılaşmadan yaşayabiliyor. Birbirinin
kapısını çalmaya çekinen bir toplum olduk. Kapı ziline basmak neredeyse
“rahatsız etmek” gibi algılanıyor. Bu düşünce değişimi, sadece
alışkanlıklarımızı etkilemekle kalmıyor; aynı zamanda birbirimize duyduğumuz
güven duygusunu da zedeliyor.
Mahallenin ruhu, insanlar arasındaki görünmez bağlardan oluşurdu. Bu bağlar
sayesinde bir çocuğun başına bir şey gelse sokaktaki herkes onu korurdu. Bir
yaşlı komşu günlerce görünmese herkes merak ederdi. Yalnızlık hissi o kadar
güçlü değildi, çünkü yalnız yaşasan bile çevrende seni tanıyan birileri olurdu.
Şimdi aynı apartmanda yaşayan bir kişinin günlerce ortalarda görünmemesi çoğu
zaman fark edilmiyor. Modern hayatın hızlı akışı, insanların birbirine vakit
ayırmasını zorlaştırıyor. Fakat asıl kayıp zamanın hızında değil, ilişkilerin
zayıflamasında.
Bir zamanlar bakkallar mahalle kültürünün kalbiydi. Orası sadece alışveriş
yapılan bir yer olmazdı; bakkal aynı zamanda kimlerin taşındığını bilir, kimin
neye ihtiyacı olduğunu fark ederdi. Bir ihtiyacın varsa “yaz deftere” denirdi.
Bu, sadece bir ödeme kolaylığı değil, güvenin bir göstergesiydi. Bugün
marketlerin soğuk rafları arasında insanlar birbirine bakmadan dolaşıyor.
Kasada çalışan kişi, alışveriş yapan kişi, paket taşıyan kişi… Hepsi aynı anda
aynı yerde bulunuyor fakat aralarında hiçbir bağ oluşmuyor.
Elbette hayat değişiyor, şehir büyüyor, insanlar farklılaşan koşullara uyum
sağlıyor. Fakat değişim, bağlarımızı tamamen koparmak zorunda mı? Mahalle
kültürünün kaybolması aslında sadece bir yaşam biçiminin dönüşmesi anlamına
gelmiyor; aynı zamanda toplumsal hafızanın da zayıflaması anlamına geliyor.
Çünkü mahalle, sadece evlerin dizildiği bir alan değildi; hatıraların,
dostlukların, dayanışmanın filizlendiği bir ortamdı.
Şimdi bu kaybolan dokuyu yeniden kurmak mümkün mü? Belki eski hâline dönmesi
kolay olmaz, fakat en azından temel bağları yeniden oluşturabiliriz. Asansörde
karşılaştığımız kişiye hafif bir gülümseme, küçük bir selam, bazen günün ruhunu
değiştirecek kadar kıymetli olabilir. Komşumuzun adını öğrenmek, apartman
toplantısına bir kez olsun katılmak, ihtiyacı olan birine küçük bir yardım
sunmak… Tüm bunlar küçük görünür ama toplumsal hafızayı yeniden canlandırma
gücüne sahiptir.
Mahalle kültürü kayboldukça insanlar daha içine kapanık, daha yalnız bir
hayata sürükleniyor. Oysa hepimiz, hayatın karşımıza çıkardığı zorluklarla baş
ederken yanımızda bir omuz arıyoruz. O omuz, bazen hiç beklemediğimiz bir
komşudan gelebilir. Belki de kaybettiğimizi düşündüğümüz sıcaklık, hâlâ bir
yerlerde bizi bekliyordur. Tek yapmamız gereken, kapımızın eşiğini bir adım
kadar aşmak.
Mahallenin ışıkları eskisi kadar parlamasa da o ışığın kaynağı hâlâ biziz.
Birbirimize yaklaşmayı seçersek, aynı çatı altında yaşamak yalnızca bir
zorunluluk olmaktan çıkar; yeniden bir “birlikte yaşam” deneyimine dönüşür. Bu
da en azından hayatımıza daha çok insanlık, daha fazla sıcaklık katar.
Bugün, bunaltıcı şehir kalabalığı ve beton
yığınlarının gölgesinde, en temel gereksinimimiz, bir komşuya içtenlikle ulaşıp halini hatırını
sorabilmekten başka bir şey değildir. Çünkü hayattaki en köklü ve en görkemli değişimler dahi, en mütevazı ve samimi bir merhabada gizlidir.
Saygılarımla,
Mehmet KUŞCU
Yorumlar
Yorum Gönder